top of page

Kaybolan Yıllar

Güncelleme tarihi: 14 Ağu 2023

Çok küçüktüm, zamanın nasıl geçtiğini umursamayacak kadar… bir yıl, iki yıl, çok yıl… hepsi birdi, o kadar küçüktüm. Bir gün şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: hayat ne kadar eğlenceli!


Büyüdükçe; kollarım, bacaklarım uzadı, bedenim genişledi. Bir gözlerim aynı kaldı ama onların da gördükleri büyüdü, genişledi, sınırları, kıtaları, kuralları hatta bazen inanılmaz olanı aştı. Buna rağmen birçok gün şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: hayat ne kadar zor, ne kadar kısıtlayıcı!


Büyürken açlık çekmedim. Savaş görmedim. Evimden olmadım, eğitimsiz kalmadım. Buna rağmen gene büyürken, hatta büyükken, kaybetmekten çok korktum. Hep, hep! Sınavları, tartışmaları, kariyerimi, şirket arabamı…hatta millerimi!!!


Hani sevdiklerin, yaşamın, özgürlüğün gibi sahip olduklarını kaybetmeye korkmaktan ya da güvenli bir hayat için gerekli noktalarda verdiğin elindekini koruma mücadelesinden bahsetmiyorum: Elde ettiklerini kaybetmenin “süregelen” korkusu benim anlattığım. Elde ettiklerine değil edemediklerine odaklı olma, “ne olur ne olmaz” güvensizliğiyle avcuna hep daha fazlasını alma telaşı! Kafanın içinde hüküm süren bir “güvende hissetme” arayışı, hep eksik olana takıntılı olma hali… Daha bilinen adıyla, kıtlık bilinci


Hani seni bazen kendine bile yabancılaştıran bir muhtaçlık hissinden ya da sürekli peşinde koştuğun için artık neden ihtiyaç duyduğunu bile unuttuğun “lazım”lardan ya da her fırsatta hayatına istif istif toplayıp da artık aynada aslını görememene sebep olan o “olmazsa olmazlarından” bahsediyorum.


Öyle bir kafa yapısı ki bu “kıtlık bilinci”; seni hiç ummadığın yerlerde yakalayabilir, her an tüm önceliklerinin önüne geçebilir, kendini verimsiz hissettirebilir ve her şeyle ilgili olabilir.


Nefes darlığı, saç dökülmesi, uykusuzluk, dalak – böbrek – gırtlak rahatsızlıkları, bağışıklık sorunları, apandisit, depresyon ve anksiyete başta olmak üzere pek çok sorunu tetikleyebilir.[1]


Çoğumuzda, kökleri epigenetiğimize (DNA bilincimize) işlemiştir. Çünkü, dünyanın peş peşe 2 koca savaş gördüğü 20. yüzyılın sonucunda, artık aramızda aile hikayesinde kıtlık olmayan kimse kalmamış gibidir.


Kıtlık bilinci şu anki hayatına karşı önyargılı yaklaşmana sebep olur: “bu sıkıntıdan asla kurtulamayacağım, hayatım boyunca hep bu zorluğu yaşayacağım, hayatım böyle geçecek nasıl dayanacağım”… Bu bakış açıları bilincini adeta miyop yapar! Zihni mevcut kıtlığa odaklar ve gelecekte karşına çıkabilecek farklı senaryoların varlığını görme gücünü azaltır. Anlık faydaları gelecekteki faydaların pahasına abartmana (örneğin, vakitsizlikten tıbbi kontrollerini veya hareket etmek gibi önemli şeyleri ertelemene) ve yalnızca acil işlerle ilgilenmene yol açar.[2]


Gelecekte çok faydalı hatta gerekli olacağını bilsen de, elinde zaten kıt olan kaynakların az bir kısmını bile geleceğe ayırmanı (örneğin çocuğuna zaman ayırmanı, emeklilik için bir kenara para koymanı, hasta olacağını hissettiğinde dinlenmeni) engeller.[3] Oysa geleceği planlamak ve bu uğurda anlık ayartmalara karşı koymak / koyabilmek insana özgü olan irade gücünün ürünüdür ve bu beyni kullanmayı gerektirir. Ne var ki beyin o sırada kıtlık bilinci tarafından ele geçirilmiştir ve başka hiçbir şeye yer kalmamıştır. Böylece yarınları düşünmeden kendini önündeki makarnaya gömersin, bir sigara daha içersin, son paranı gözüne ilişen bir çantaya harcarsın…


Kilo – Zaman – Kariyer – Yalnızlık – Çoluk Çocuk

Peki savaş, kuraklık, kıtlık gibi travmalar yaşamamış bir insanın bilinci, bu faza nasıl gelir? Aslında günlük hayatta tetikleyiciler öyle çok ki… Finansal sorunlar en büyük etken gibi görünse de, bundan bağımsız olarak pek çok “günlük hayat hali” kendi başına kıtlık bilincini tetikleyebilmektedir:


Kilo konusu[4]: Beslenme, güvende hissetme hissi ile doğrudan bağlantılıyken, diyet yapan bir beynin kıtlık bilinci geliştirmesi sık karşılaşılan bir durum. Çünkü hem kimyasal olarak yoksunluk çekmektedir, hem de duygusal olarak tatmin arayışına düşmüştür (zira tatmini çoğu kez yalnızca yemekte bulmuştur). Sonuç olarak da kendini diyetin tepe noktasında, yarım kilo tatlının dibine vurmuş olarak bulur. Buyurun size kıtlık bilinci!


Zaman sorunu[5]: Nefes almaya vakit yok! Giderek artan bir salgın gibi bu “zamansızlık” hali. Sorumluluklar ve zorunluluklardan neşeye vakit kalmadığında, yaşama yoksunluğu çekmek kaçınılmaz sonuç olarak gelir. “Yeterince yaşayamıyorum” hissi, kıtlık bilincinin zirvesidir ve bu durum finansal olarak güçlü kişilerde daha hızlı bile gelişebilir. Üstüne üstlük, hızla geçen zaman bir yaştan sonra kaybolan yıllara dönüşmeye başladığında; “sürekli geçen zamana takılı kalma hissi” hızla bir orta yaş krizine dönüşebilir.

İş / Kariyer stresi[6] : İşte şirket arabamı kaybetmekten korktuğum ana geldik! Hayatında duyduğun en saçma şey olabilir ama bil ki o an hiç de yalnız değildim. İş stresi ve kariyer stresi olarak ikiye bölebileceğimiz bu grupta, hayatı (borçlar, uzun çalışma saatleri vb sebebiyle) işi tarafından ele geçirilmiş olanlar ile yıllardır emek verdiği kariyerinin yukarılara çıktıkça nasıl daha da kırılgan hale gelebildiğini görenler yer alır. Her iki grup da, işinde elde ettiklerini kaybetme korkusuna pek çok kurban verir.


Yalnızlık[7]: Sosyal ilişki, nefes almak kadar gerekli bir insan ihtiyacıdır. Kimi daha az insanı tercih eder, kimi çok kalabalıkları sever. Ama herkes var olduğu ana ortamların (aile, iş, okul vb) her birinde en az bir tane süregelen, güvenilir ilişkiye ihtiyaç duyar. Bu olmadığında, zihin ilişki kıtlığına odaklanır ve kriterlerini indirerek çok daha kısa, muhtemelen de güvenden eksik ilişkiler kurmanın sonsuz sarmalına kapılabilir.


Anne/Baba olmak[8]: Ya da olamamak… Bir çocuğu büyütmeye bir köy gerekir ve bu, hele de şehirlerde çekirdek halde yaşayan aileler için, kendi başına kıtlık bilincini tetiklemeye yeterlidir. Öte yandan bir çocuğa sahip olabilmenin hem giderek zorlaştığı, hem de çeşitli çarelerin arttığı günümüzde, her çareyi “deneyip durmak” kıtlık bilincini çok kökten tetikleyebilir.


10 İşaret [9]

Bu konular herkesin hayatında baş köşede evet. Ama herkes kıtlık bilinci geliştirmiyor. Peki kıtlık bilincinin ağına düşüp düşmediğini nasıl anlarsın?


1- Kıtlık bilinci her türlü riskten kaçınmaya çalışır, bedeli ne olursa olsun

2- Kıtlık bilinci herkesi potansiyel müşterin / çıkar kaynağın olarak görmene sebep olur ve ilişkilerini her zaman bir beklenti üzerine kurdurur.

3- Kıtlık bilinci diğerlerini her daim bir rakip ve/ya risk kaynağı olarak görmene sebep olur.

4- Kıtlık bilinci seçiciliği (ileri vakalarda vicdanı, erdemi ve öz saygıyı) yıkar ve odaktaki hedefi elde etmek için her yolu mübah kılar.

5- Kıtlık bilinci asla doymaz, onun için kazanılan hiçbir şey yeterli olmaz.

6- Kıtlık bilinci istif yaptırır, ihtiyacından fazlasını depolamana ve hatta bir yerden sonra ihtiyacın olmayanı bile istiflemene yol açar.

7- Kıtlık bilinci kontrolü ve dikteyi sever, çevresini sürekli kontrol eder, dikte eder, akışına bırakmak onun için düşünülemez bir harekettir.

8- Kıtlık bilinci herkesin seni taklit ettiğini düşündürür.

9- Kıtlık bilinci her zaman karamsar, korkulu ve haklıdır.

10- Kıtlık bilinci başkalarının kazanmasına yardım etmez, edemez! Kendi yerini kaptıracağını sandığı için buna eli varmaz!


Varlığımı Sürdürdüğüm Tek Alan Bu Değil

Tanıdık gelenler olmuştur sanıyorum. Peki hayatın en önemli alanlarında ha bire karşımıza çıkıp duran bu his(ler) neden olur? Nasıl kurtulunur?

Öncelikle, bu durum beynin aynı anda hem olumsuza hem de olumluya odaklanamayan yapısından ileri gelmektedir. Yani zihni “kaybetmemeye” odaklı bir kişi, “elindekinin keyfini sürmeye” odaklanamaz. Aynı şekilde problem çözmeye, somut bilgiye göre hareket etmeye, tepkilerini kontrol etmeye de odaklanamaz… Bu durum düşünmekten harap olmaya, yaşama sevincini kaybetmeye, hatta hayatın akışından kopmaya kadar gidebilir.[10]


Bir kişi odağına “sahip olmadıklarını” koyduğunda, hayatını bunun üzerinden algılamaya başlar. Bu algıdan etkilenen duyuları düşüncelerine, düşünceleri hareketlerine, hareketleri yaşanmışlıklara yön verir ve böyle böyle, hayatı “sahip olamama” halinden beslenerek devam eder. Bu şekilde de düşünce yapısını hayata geçirmiş, yani kendi kendini doğrulamış olur. Bu durum düşük özdeğerden sürekli kaygılı olma haline, sürekli gergin yürüyen ilişkilerden bitmek bilmeyen tepkisel tavırlara ve hatta depresyona kadar bir çok ek sorunu da yanında getirir.


Peki çıkış nerededir?

  • Öncelikle, çıkış çok yakında olmayabilir. Yıllardır beslediğin bir huyu bir günde terk etmenin kendisi bile yoksunluk krizi yaratabileceğinden, yolun uzun olabileceğini göze almak gerekir.[11]

  • Zihni, kendini tanımladığı şeyden ancak minik adımlar ile uzaklaştırabileceğinin farkında olmak ve bunu kestirmeden yapmaya çalışmamak en kritik dönemeçtir.

  • Odağın “eksik olana” çekildiğini fark etmek, ancak bilinçli bir çaba ile ve zaman içinde gerçekleşebilir. Kendine karşı bir bebeğe olduğun kadar şefkatli (bak sabırlı demiyorum, sabrı da kapsayan bir duygu olduğu için şefkatli diyorum) olman gerekir. Bu farkındalık bir kez geliştiğinde, hemen peşi sıra gelecek ikinci adım fark ettiğin bu durumu inkar etmek değil, kabul etmektir. Çünkü reddedilen duygular sadece büyüyerek geri gelir.[12] Bu nedenle “Evet elimde olmayana odaklıyım ve onsuz kendimi güvende değilmiş gibi hissediyorum” diyebilmek; ilk anlarda bu düşünceyi benimseyemesen de, zamanla seni bu bakış açısına alıştırabilir.

  • Ve son adımda yapacağın sadece, bu kısıtlı bakış açından öteye uzanan kendini fark etmektir. Çünkü varlığını sürdürdüğün tek alan bu değildir. “Güvende hissetmediğim bu alanın dışında da bir hayatım var ve elde edemediğim bu durum beni korkutuyor olsa da, hayatımın diğer kısımlarında kendimi var etmeye devam edebilirim” demeye çalışmak bile yardım edecektir.

Bu acil durum planına ek olarak hayatına şu bakış açılarını katman kritik önemdedir:

  • Şükür hissini hissedebileceğin her alanın peşine düşmek[13], bunları fark etmek için bilinçli çaba harcamak, kıtlık bilincinin soğuk karanlığında ateş yakmak gibidir. Azıcığı bile karanlığın bir kısmını yok edebilir. Bunu yapmak kolay değilse de, ilk başlarda bir ödev gibi südürülebilir. Bir kağıda şükür sebeplerini yazmak, ya da her gece uyumadan önce aklından geçirmek bile, beynin o günü kayıtlara daha az kıtlık bilinci ile geçirmesini sağlayabilir. Ve tam burada hatıla ki, düşünme şeklin, uzun vadede beyninin sadece düşünme şeklini değil, kimyasal yapısını ve fiziki şeklini de değiştirir. (nöroplastisite)

  • Vermek! Elinde az olduğunu sandığın zamanlarda bile paylaşmayı önceliklendir. Elindekini verebildiğinde, geldiğini ancak böyle gözlemleyebilirsin. Mevlana’yı hatırla: “Seni iki şey anlatır; biri her şeyin varken gösterdiğin tavır, diğeri hiçbir şeyin yokken gösterdiğin tavır.”

  • Çevreni düzenlemek: Son olarak, kıtlık bilincinin çevreden beslenebildiğini hatırlamak önemlidir. Sendekini besleyen kişilerle giderek daha da az (hatta mümkünse hiç) görüşmek; havuzun dibindeki deliği kapatmak gibi bir etki verir.[14]

Bu adımları yazmak ya da okumak, uygulamaktan hele de sürdürmekten çok daha kolay olabilir. Ancak sürdürüldüklerindeki etkileri, psikolojinin net sonuçlarını görüp doğruluğunu kabul ettiği bir gerçektir. Kendini denemen için önünde yepyeni bir yıl var!

Hadi bu yıl kaybolan değil, kayda değer olan, kaydolan yıllardan biri olsun!


Eğer yolda cesaretin kırılırsa, başlamak ve/ya sürdürmek zor gelirse, etkilerini görmek için sabırsızlık seni ele geçirirse; sinir sistemini ihtiyaç duyduğu tüm noktalardan güçlendirerek, sana daha da kolay bir süreç yaşaman için destek olmaktan mutluluk duyarız.


2023’ün iyilik ve sağlık getirmesi dileklerimle…

Zeynep @ Heal&More



Son Yazılar

Hepsini Gör

Ben Değeri

Kommentare


bottom of page